Ahmet Serhatli
Resmî veriler enflasyonun “iniş trendine” girdiğini söylüyor.
Ancak pazara çıkan vatandaşın, markette sepete baktığında yaşadığı şok bu istatistiklerle örtüşmüyor.
Eğer enflasyon rakamları düşerken hayat pahalılığı artmaya devam ediyorsa, burada teknik bir başarıdan değil; istatistiksel bir makyajdan söz ederiz.
2026’da enflasyonla mücadele klasik yöntemlerle değil;
ücretleri baskılayarak,
tüketimi kısmaya zorlayarak,
vatandaşı yoksulluğa alıştırarak yürütülüyor.
Bu bir mücadele değil, toplumsal bir maliyet aktarımıdır.
Faiz Politikası: Akılcı Ama Geç Kalınmış
Merkez Bankası’nın faiz politikasında rasyonel zemine dönüşü “ekonomik normalleşme” olarak sunuluyor. Oysa bu dönüş, tercihten çok mecburiyetin sonucuydu.
2021–2023 arasında yapılan ekonomik deneyin faturası bugün ödeniyor:
Reel sektör pahalı krediye mahkûm,
KOBİ’ler nakit akışı krizinde,
Konut ve üretim yatırımları durma noktasında.
Faiz artışı yangını söndürmüş olabilir, ama ev çoktan yanmıştı.
Kur Stabil Ama Güven Kırılgan
2026’da döviz kuru görece sakin. Ancak bu sakinlik piyasa güveninden değil;
rezerv desteklerinden,
sermaye kontrollerinden,
örtülü müdahalelerden besleniyor.
Yani kur “istikrarlı” değil, baskılanmış durumda.
Yabancı yatırımcı hâlâ temkinli. Çünkü Türkiye’de sorun sadece ekonomik değil:
Hukukun öngörülemezliği,
Kurumların zayıflığı,
Siyasi riskler
yatırım kararlarını belirleyen ana unsurlar olmaya devam ediyor.
Bütçe Açığı: Görünmeyen Tehlike
2026 bütçesi seçim sonrası dönemin klasik refleksiyle hazırlandı:
Vergiyle kapatılan açıklar, kısılmış sosyal harcamalar…
Dolaylı vergilerin payı artarken, servet ve rant vergileri yine masaya gelmedi.
Faturayı ödeyen hep aynı kesim:
Ücretliler,
Emekliler,
Sabit gelirliler.
Bu sürdürülebilir bir maliye politikası değil; sosyal dengeyi bozan bir tercihtir.
Asıl Sorun: Ekonomi Değil, Yönetim Anlayışı
Türkiye’nin yaşadığı sorunların büyük kısmı teknik değil, yapısaldır.
Kaynak yokluğundan değil;
kaynağın yanlış dağıtımından,
liyakat eksikliğinden,
hesap vermezlik kültüründen kaynaklanır.
Ekonomi güven ister. Güven ise sloganla değil; bağımsız kurumlarla, öngörülebilir hukukla ve şeffaf yönetimle inşa edilir.
2026 Türkiye ekonomisi “toparlanıyoruz” söylemi ile “geçinemiyoruz” gerçeği arasına sıkışmış durumda.
Ve şunu açıkça söylemek gerekiyor:
Bu tablo bir kader değil, bir tercihin sonucudur.
Ekonomi düzelir.
Ama önce akıl, adalet ve vicdan yerine oturmalı.